2 Kasım 2011 Çarşamba

Ali Erkan Kavaklı hakkında

Belki tanımayanlarda çıkacaktır ama birçok kişinin onu tanıdığı kitaplarını okuduğunu düşünüyorum.Ben ismini duymuş ancak kitaplarını okumamıştım ne çok şey kaybetmişim...
Kendisini daha detaylı olarak oğlumun okuluna konferans için geldiğinde tanıdım.Konuşması kelimeleri çok sıcaktı ve hayattandı,gerçekti.Anlattıklarında tüm salon olduğu gibi bende kendimi buldum ve kitaplarını takip etmeye başladım.
Salonda beni en çok etkileyen şey çocuklarına ve yuvasına olan bağlılığıydı ve onlardan bahsederken gözlerindeki ışık ve sevgi...Allahım onu sevdiklerinden ayırmasın böyle güzel insanları da başımızdan eksik etmesin
aşşağıdaki yazı sitesinden alıntıdır daha fazlası için kitaplarını almanızı ve sitesini takip etmenizi tavsiye edeceğim buradan 


RUHSAL ZEKÂNIN GELİŞİMİ VE MEVLÂNÂ

Okullardaki eğitim ve öğretim, ruhsal ve duygusal zekâyı es geçiyor. Kalp ve nefis eğitimini, en önemli zekâ türü olan ruhsal zekâyı geliştirir. Seküler bir anlayışla yapılan eğitim sadece zihinsel ve knestetik zekâ gelişimini kapsar. Harem helal tanımayan ve ruhsal zekâsını geliştirmeyen insan “canının istediğini yapar.” Canının istediğini yapan, nefis atına binip günah vadilerinde koşar.
Her istediğini yapan nefsini putlaşır, puta tapanlar Allah’a itaat edemez.
Okul programları, duygu eğitimi de yapmıyor.
Hz. Mevlânâ, Mesnevî’sinde ham insanı “kâmil insan”, bir başka ifadeyle “olgun insan” yapmak ister, bu maksatla da duyguların eğitimine büyük önem atfeder. Duygularını Müslüman etmeyen insanın kâmil insan olma şansı yoktur. Kâmil insan olmak isteyen elbette ilim sahibi olacaktır. Hz. Mevlânâ’nın eserlerini okuyanlar, onun Kur’an ve hadis deryasının âlimi olduğunu hemen fark eder. Cahil insanın kâmil olma şansı çok azdır.
Hz. Mevlânâ, Mesnevî’nin ilk 18 beytinde sembolik bir dille insanın serüvenini anlatır ve şiirin sonunda ham insanın anlayışsızlığına vurgu yapar:
“Olgunun hâlinden anlar mı ham?
Sözü kısa kesmek lazım vesselam!”
 Aşkın Gücü ile Nefis Eğitimi
Duyguların merkezi kalptir. Hz. Mevlânâ kalp eğitimini, eğitimin esası kabul eder ve dünyevî isteklerin merkezini teşkil eden nefsi, eğitmeyi amaçlar.
Kalp ve nefis iki zıt kutuptur.
Kalp maneviyatla beslenir, nefis maddeyle.
Kalp Allah ve ahrete yönelir, nefis dünyaya ve maddeye.
Kalp eğitiminin anahtarı İlâhî aşktır.
Aşk, insanın bütün kalbiyle bir olana bağlanmasıdır. Mutasavvıflar aşkı, mecazî ve hakikî olmak üzere ikiye ayırırlar, dünyevî ve fanî güzellere duyulan aşk, mecazî aşk, hakikî ve ebedî güzele duyulan aşk ise hakikî aşktır.
Aşk, insanı çılgın ve fedakâr hâle getirir. Normal şartlarda yapılamayacak fedakârlıkları, âşık olan yapar.
Allah, insan kalbine sınırsız sevme duygusu vermiştir. Sınırsız sevme duygusu, kusursuz ve ölümsüz bir güzellik ister ki onu sevsin ve ona bütün kalbiyle ve bütün duygularıyla bağlansın.
Kusursuz güzellik Allah’a mahsustur. O bütün güzelliklerin kaynağıdır.
Allah hem Cemal sahibidir hem Cemil’dir.
Allah’tan başka sevdiğimiz şeylerin güzellikleri kusurludur çünkü hepsi ölümlüdür, bu yüzden sevgiliden ayrılık mukadderdir ve muhakkaktır. Aklı başında insan kaybedeceği bir güzele bütün kalbi ile bağlanamaz.
İnsandaki sonsuz sevme duygusu güzellik güneşi olan Allah’ı sevmek için verilmiştir. Güzelliklerin kaynağı Baki olan Allah’ın Cemal’idir. Kâinattaki bütün güzellikler, o Cemal’in yansımalarıdır.
Sevgilinin yüreğindeki güzellik, renk renk çiçeklere yansıyan güzellikler, kâinat aynasında seyrettiğimiz envaı çeşit güzellik, onun “Cemil ve Cemal” isimlerinin akisleridir.
Güneş’in ışıkları nasıl Ay’a, suya, aynalara ve parlak şeylere yansıyor ve onlara güzellik veriyorsa “hüsn-ü mutlak” olan Allah’ın kusursuz güzelliği mahlukat aynasına öyle yansıyor.
Güneş olmasa Ay ışığından, çiçeklerin renklerinden ve tabiattaki güzelliklerden söz edilemez. Bütün bu güzelliklerin kaynağı Güneş’tir.
Kusursuz güzel Allah olduğuna göre insan, bütün kalbiyle ancak onu sevebilir. Bu sevgi insanı yüceltir, Allah’a âşık olmaya ve ona kayıtsız şartsız itaate götürür. Böylece insan kalp pusulası ile yürümeye başlar ve sevme duygusunu istikamette kullanmaya başlar.
Allah’ı seven ve ona bağlanan, başka güzellere bağlanmaz. Fanî güzellikler gölge güzelliklerdir, insan kalbindeki sevme duygusunu tatmin edemezler.
Hayatın gayesi, “kusursuz güzel”i sevmek ve ona âşık olmaktır.
İnsan kalbini Allah sevgisi ile doldurdu mu başka güzellikleri görmez ve Allah sevgisinde fani olur.
İlâhî aşkın sırlarına eren Yunus Emre şöyle der:
“İşitin ey yârenler / Aşk bir Güneş’e benzer
Aşkı olmayan kişi / Misali taşa benzer.” der.
İlâhî aşkla yanan Yunus, Cenab-ı Hak’tan başka bir sevgili aramaz.
“Aşkın aldı benden beni / Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü / Bana seni gerek seni
               Ne varlığa sevinirim / Ne yokluğa yerinirim
              Aşkın ile avunurum  / Bana seni gerek seni
Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları   /     Bana seni gerek seni”
Mevlânâ “ney”in aşkını anlatırken şöyle der:
               “Şu neyin sesi ateştir, hava değil. Her kimde bu ateş yoksa o kimse yok olsun.” (1)
Her kalp, kusursuz güzeli sever, aşksız insan, yaratılış gayesini yitirmiştir, insan olma niteliği taşımaz.
   Mevlânâ’ya göre kâinattaki her şey Allah’a âşıktır. Felekler, yıldızlar, gezegenler, atomlar; bu aşkla hareket ederler. Ona sevdalandıkları için kendilerinden geçmişlerdir ve durmadan dönmektedirler. Mevlevîlikteki semanın sırrı bu aşktır, derviş aşkla atomların ve yıldızların ritmine katılır.
Ona sevdalanmayan, onu sevmeyen, onun rızasını aramayan insan, Yunus’a göre insan değildir:
“Taş gönülde ne biter / Dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese / Sert-katı taşa benzer.”
Gölge varlıklar”daki fanî güzellikler” ancak o güzellikleri yaratan Allah adına sevilebilir.
Gerçek bir aşkla Mevlâ’ya bağlanamayanlar dünyanı altınına, gümüşüne, mevki ve makamına, güzellerine âşık olur ve onlara tapınırlar. Gerçek Arif, dünya güzelliklerini gelip geçici süsler olarak görür ve bu güzelliklere bütün kalbiyle bağlanmanın divanelik olduğunu bilir. O, ebedî güzelin ve ebedî güzelliğin peşindedir. Hakikî âşık, dünyevî güzellikleri görmez hatta onları yok sayar:
               “Varlık, mâşuktan ibarettir, aşk perdedir. Diri olan ancak mâşuktur, âşık ölüdür.” (2)
Hz. Mevlânâ, bize hakikî aşka talip olmayı tavsiye eder:
               “O zat-ı celle ve âlânın aşkını seç ki bütün peygamberler ve evliyalar onun aşkının feyziyle saadet ve şerefe nail olmuşlardır.(3)
Kalbini fani güzelliklere bağlayanlara Hz. Mevlânâ şu nasihati verir:
               “Oğul bağını kopar ve kurtul. Ne vakte kadar altın ve gümüş kaydında kalacaksın?” (4)
Sevgili Peygamberimiz (sav), hikmetin başı, Allah korkusudur, buyurur.
Dünya sevgisi aldatıcıdır. Nefis, şeytan, öfke ve şehvet, insanı aldatır ve Allah yolundan çevirir. Allah’ı Rab edinmeyenler, nefislerini putlaştırırlar. Nefis putu, başka putlar doğurur. Okuyalım:
“Nefis putunun lâyıkını verince o nefs putundan diğer bir put doğdu. Putların anası ve kaynağı nefsinizdir çünkü nefis ejderhadır. Nefsin her nefeste bir hilesi vardır ki o hilelerin her biri yüzünden yüzlerce Firavun ve yüzlerce askeri denizde boğulmuştur.”(5) 
               “Öfke ve şehvet gibi hâller, insanı şaşı yapar ve ruhun istikametini değiştirir.
Garaz gelince yani insan garazla bakınca hüner gizlenir. Gönülden kalkan yüzlerce perde, göz önüne gerilir. Rıza ile bakan göz, hiçbir ayıp görmez. Garazla bakan göz bütün kötülükleri meydan çıkarır.”(6)
               “Heva ve heves taze bulundukça iman taze değildir zira heva, Allah’a ulaşma kapısının kilididir.” (7)
Dünya zevklerinden el çekerek, yani riyazetle nefis terbiye edilmelidir. Nefsini terbiye etmek isteyen insan, az yemeli, ay konuşmalı, az uyumalı, Allah’ı çok anmalı, vakitlerin ilim ve ibadetle geçirmelidir.
Mevlânâ nefsi, her canlıyı parçalayarak beslenen aslana benzetir. İnsan bedeninde nefis ile ruhun savaşı vardır. Nefis iyi beslenirse ruh zayıflar. Riyazetle nefis zayıflatılır; ibadet, zikir ve dualarla ruh beslenirse nefis güç kaybeder.
                Ölümü Düşünmek ve Kabir Tasavvuru
Nefis terbiyesinde en önemli metot riyazet ve ölümü çok düşünmektir. Sevgili Peygamberimiz (sav), şöyle buyurur:
Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok hatırlayınız.”
Nefsini terbiye etmek isteyen mümin, ölümü sık hatırlar hatta hayalen kendini ölmüş kabul eder, kabre konduğunu, hesaba çekildiğini, günahları yüzünden kabirde ve cehennemde azap göreceğini düşünür ve nefsini dünyevî isteklerinden vazgeçirir.
Derviş Yunus Emre ölümünü tefekkür eder ve şunları söyler:
“Biz dünyadan gider olduk  / Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua   / Kılanlara selam olsun.
Sela verile kastımıza /  Gider olduk dostumuza.
Namaz için üstümüze / Duranlara selam olsun.
Tenim ortaya açıla / Yakasız gömlek biçile.
Bizi bir âsân veçhile / Yuyanlara selam olsun.
Yunus söyler iş bu sözü / Yaş dolmuştur iki gözü.
Bilmeyen ne bilsin bizi / Bilenlere selam olsun.”
               Tefekkür ve riyazet yoluyla nefsini terbiye eden kişi, nefsin dinin emirlerine aykırı isteklerini terk eder ve Allah’ın emirlerine tabi olur.
“Rüzgâr, insanın vücudundaki heva ve arzudur. Hevayı terk edecek olursan geriye kalacak olan şey, Allah’ın haberi, yani emir ve yasaklarıdır.
Allah’ın haberleri hoştur ki onlar baştan sona sabit ve değişmez emirlerdir.” (8)
      Şükriye Full, İlim ve Şeyh
Tasavvuf okulunda şeyh insana yol gösterir. Kur’an vazgeçilmez rehberdir, ilim de insana rehberlik eder.
Frankfurt kitap fuarında Alman vatandaşı Şükriye Full ile tanışmıştım. Nasıl Müslüman olduğunu sordum.
Şöyle anlattı:
Nürnberg’deki Mevlevî Derneğinde Süleyman Wolf Bahn ile Mesnevî’yi Almanca’ya çeviriyorduk. Çalışma sırasında Hz. Pir’in, her sayfada Kur’an’a gönderme yaptığını gördüm. Baktım Kur’an bilinmeden Mesnevî tercüme edilemez. Kur’an’ı okumaya başladım. Kur’an, zihnimdeki soruları cevapları ve gönlümü kucakladı. Müslüman oldum. Sonra da Mesnevî tercümesine devam ettik. Mevlânâ’nın muhteşem bir Kur’an hafızası var.
Hz. Mevlânâ ilme önem verir. Hz. Adem’ın kıssasını anlatır ve onun ilim sayesinde meleklerden üstün hâle geldiğini ifade eder. Mesnevî’de insanın ilim ve marifet kazanması gerektiği şöyle ifade edilir:
“Bütün âlemler surettir. Canı ve manası ise ilimdir.
Bu hünerinden, yani ilim ve marifetinden dolayı insana denizde, dağda ve kırda hayvanların hepsi itaat etmektedir. Kaplan ve aslan, insandan fare gibi korkar. Ondan denizdeki timsahın safrası kabarır, yani endişe eder.” (9)

Nefis Öfkeli Bir Aslan
Mevlânâ, nefis terbiyesini önemser; öfke, haset, aç gözlülük, bencillik gibi duygulara gem vurulmalı ki nefis gemlensin. Bu maksatla aslanın hikâyesi ile anlatır.
Bir gün ormanda hayvanlar kendi aralarında anlaşırlar, aslanın her gün birçok hayvanı parçalamasının önüne geçmek için aralarından bir kurban seçip ona göndermeye karar verirler. Her gün bir hayvan kendini kurban eder, böylece öteki hayvanlar hayatlarını korkusuz bir şekilde sürdürürler.
Sıra tavşana gelir. Sabahleyin kahvaltı bekleyen aslan, tavşan gelmeyince sinirlenir. Kuşluk vakti olur, tavşan görünmez. Aslan küplere biner. Öğleye doğru tavşan çıkagelir. Hareketleri yavaştır, aslanın inine gelirken ayak sürümektedir.
Aslan kükreyerek neden vaktinde gelmediğini sorar. Tavşan üzüntülü bir ses tonuyla:
-Aman efendim, der. Benden üç kat daha kilolu bir tavşan ile sabahleyin erkenden yola çıktık. Yolumuzu kibirli bir aslan kesti.
”Bu yerlerin kıralı benim, benden daha güçlü ve ormana kral olacak kimse yok.” dedi.
Ne dediysek derdimizi anlatamadık. Arkadaşımı rehin aldı, beni de bırakmayacaktı fakat bir hile ile kurtuldum. Sizden arkadaşımı da ondan kurtarmanızı istiyorum. Sizi bu saate kadar bekleten, krallığınıza ve kahvaltınıza göz diken küstah aslana haddini bildiriniz, lütfen.”
Aslan, krallığına göz diken rakibine fena öfkelenir, tavşan önde, o arkada yola koyulurlar.
Uzun bir yolculuktan sonra bir kuyuya varırlar.
Tavşan, arkadaşımı da kucağını almış, aşağıda bekliyor; beni kucağınıza alın da birlikte bakalım, der.
Tavşan kucağında kuyuya bakan aslan, kuyuda kendisi gibi yeleli bir başka aslanı görür. Tahtına göz diken bu küstaha haddini bildirmek için kendisini kuyuya atar. Aslında gördüğü kendi aksidir.
Tavşanın akıllıca oyunu sayesinde ormandaki hayvanlar, tehlikeden kurtulurlar.
Nefis, öfkeli aslana benzer. Öfke, şehvet, kin, düşmanlık, şöhret, yalan, kibir, gurur vb. duygular aslanın öfkesini benzer. Nefsini ıslah edemeyen ebedî saadetini mahveder.
Ey kuyu içinde aslan gibi tek kalmış insan, nefsin tavşan gibi senin kanını döktü ve içti. Sendeki nefs tavşanı kırda serbestçe otluyor. Sen ise dedikodu kuyusuna düşmüş, nasıl ve niçin diye malayaniyet ile uğraşıyorsun. Öyle yapacağına nefis kuyusundan kurtulmak için çabala. Salma gezen nefsini irade ve idrak altına almaya çalış.” (10)
       Hz. Peygamber (sav) Nefsini Yendi  
Hz. Mevlânâ, nefis terbiyesi konusunda peygamberimizi örnek alır ve şöyle der:
“Her kimin canı heveslerden pak ise o kimse mana âlemini ve kasr-ı muallayı çabucak görür.
Hz. Peygamber (sav) bu ateş ve dumandan, yani gazap ateşiyle şehvet dumanından pak olduğu için nereye yüz çevirse orada Allah’ın tecellisini görürdü. Ey gözü ve gönlü açılmamış kişi, sen bedhah olan şeytanın vesvesesine ve nefsin heva ve hevesine yoldaş oldukça Allah’ın cemalini nasıl bilebilirsin?..
İnsan gözden ibarettir, geriye kalanı deridir. Dostu görmeyen göze de göz demezler.”(11)
Hz. Mevlânâ, bütün hayatında Peygamberimizi(sav) ve Kur’an’ı rehber eyledi.  Nefsini eğiterek velayet mertebesine yükseldi.
İbrahim’in İsmail’i kurban etmeyi göze aldığı gibi, nefsini kurban etmeyi göze alan ve kurban eden nefis putunu kurban eder, Allah yolunda ihlâs ve samimiyetle yürüyen ruhsal zekâsını geliştirir, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanabilir ve olgun insan olur.
Kaynaklar:
  1. Menevî, Hz. Mevlânâ, Tercüme Tahirü’l-Mevlevî, s.9, Kırkambar Kitaplığı, İstanbul 2011.
  2. Age, s. 11.
  3. Age, s.25.
  4.  Age. s.10.
  5. Age, s.63-64.
  6. Age, s.33.
  7. Age, s.86
  8. Age, s.88
  9.  Age, s.82.
  10. Age, s.105.
  11. Age, s. 109.